YA NASİP HİKAYESi

 

 


 

YA NASİP!

Hani deniz kenarında tabureye oturmuş, oltasını denize atmış, balık tutmak için saatlerce maviliği seyreden insanlar olur ya! İşte yıllardır ben onlara imrenirim. Adamlara bak,  hayatı ne de güzel yaşıyor der, bir köşeye çekilir izlerim. Yüzlerindeki dinginlik ile huzur bulur, sonra kendi asık suratımdan utanıp koşar adımlarla oradan uzaklaşırım. Eve dönüş yolunda attığım her adımda kendime bir güzel kızarım. “Ne kıskanıyorsun milleti!  Madem çok istiyorsun, git bir hafta sonu, sen at denize oltanı!” diye. Sonra -neredeyse ezberlediğim- vaktim yok, para lazım, çok çalışmam lazım gibi türlü bahaneler sıralarım. Bahanelerim kendime ağır geliyor olmalı ki hemen yumuşar, tamam en yakın zamanda gideceğim, imrendiğim hayatı daha fazla ertelemeyeceğim diye sözler veririm.  Hem öyle çok para gidecek, teferruatı olan bir şey de değil balık tutmak. Bir olta, bir kova bir de tabure diye akıl verir, yol boyu kavga ederim kendimle. Nihayetinde pes eder yarın akşam iş çıkışı malzemeleri alıp sahile koşacağım diye yeni bir söz daha veririm. Eve gidince balıkçıları da denizi de verdiğim sözleri de unuturum. Günün yorgunluğu ile televizyon karşısında pineklerken uyur kalırım. Böylesi gelgitleri kaç ay, kaç gün yaşadım bilmiyorum; ama o akşam iş çıkışı kendimle yine kavga ederken yürüdüm gittim av malzemeleri satılan sokağa. Mavi boyalı bir dükkânın önünde durdum. Kapı önündeki tezgâha uzun uzun baktım. -ne işe yaradığını bilmediğim malzemelere- Dokunmak istedim, elimi yavaşça uzattım; ama niyedir bilmem elimi hızla çektim. Şaşkın gözlerle etrafa bakınırken kapının hemen üstüne asılan dalgıç kıyafetini gördüm. Çok şükür bunun ne olduğunu biliyorum diye gülümsediğim sırada kırmızı saplı bir olta dikkatimi çekti. Oltayı almak için elimi uzatmıştım ki kapı girişindeki tüfekli adamı fark ettim. Bir anda irkildim, birkaç adım geri gittim.  Çatık kalın kaşlar, fırça bıyıklar, elde tüfek öylece durup bana dik dik bakan bu adam da neyin nesiydi!  Beni hırsız sanıp tetiğe basmasından korkmuş olmalıyım ki yüzüme istemsizce yansıyan sahte bir gülümseme ile kafamı salladım:

“Merhaba. Şeyi soracaktım. Yani olta ne kadar?”

Sorularımı anlamamış gibi şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Sonra gırtlaktan gelen kalın bir sesle:

“Hangisi? ”

 “Şu kırmızı saplı olan! ”dedim. Ses tonumdan kızdığımı anlamış olacak ki yüzüne hafif bir gülümseme yansıdı, elindeki silahı dükkânın içine bırakıp yanıma geldi.

“Buyur gel içeri. İçeride daha çok çeşit var!”

Yavaş ve ürkek adımlarla girdim içeri. Duvarda yan yana asılmış çerçevelere gözüm ilişti.  İçinde yazan sözleri merak ettiğim için duvara iyice yanaştım.  “Müşteri Velinimetimizdir”, “Müşteri, Allah’ın bize ayırdığı rızkı, kapımıza getirendir!” ve en son çerçevede “Benim için ne düşünüyorsan, Allah sana iki mislini versin!” yazısını okuyup gülümsedim. Ne de güzel sözlermiş gibi şeyler demeye hazırlanıyordum. Adam gür bir sesle:

“Ne yapacaksın?” dedi. Gülümsemem bir anda kayboldu. Hayda! Bu ne demek şimdi! Adam benle dalga mı geçiyor olmalı diye düşünerek sesimi yükselttim.

“Balık tutacağım balık!”

“Tutmasına tutacaksın da nerde, ne tutacaksın” dediği an yutkundum. Şu karşıki gölde, kırmızı balık tutacağım demeyi düşündüm; ama adamın kaşlarının yeniden çatılmasından korkup hemen vazgeçtim. Boynumu hafiften büktüm, gizli bir iş yapacak gibi fısıltıya yakın bir ses tonuyla:

“Denizde, yani Üsküdar sahilinde! Ne balık denk gelirse tutacağım”

Cevabım balık tutma işindeki cahilliğimi göstermiş olmalı ki adam rengi solmuş bir sandalyeyi göstererek:

“Şöyle otur da azıcık sohbet edelim.”

Gösterdiği sandalyeye oturup dükkânın içini dikkatle incelemeye başladım. Adam ise kapı arkasındaki diyafon basarak iki çay söyledi. Sohbet başladı. Öyle balık tutacağım demekle olmaz bu iş diye başladığı cümle uzadıkça uzadı. Balıktan, balıkçılıktan ve balık tutma işinin inceliklerinden bahsetti.  Aç karnına birkaç bardak çay içince midemin yandığını ve canımın sıkıldığını hissettim. Zaten hava da iyiden iyiye kararmıştı. Yavaşça ayağa kalktım. Kalın kaşlı, fırça bıyıklı adam gülümseyerek elime siyah saplı oltayı ve büyük bir poşeti tutuşturdu.  İmrendiğim hayata bir adım daha yaklaşmış olmanın sevinci ile kasaya doğru ilerledim. Borcum ne diye kısa bir soru sordum. Aldığım cevapla önce yutkundum, sonra cüzdanı çıkardım. Neyse, sadece olta değil iki çay ve bir sürü bilgi aldın düşüncesi ile kendimi avutarak evin yolunu tuttum.

Artık olta takımım var ve ben hazırdım. Ertesi gün iş çıkışında hemen sahile koştum. Vira Bismillah diyerek attım oltayı denize… Uzun süre bekledim.  Oltada hiçbir hareket olmayınca çektim çıkardım. Büyük bir hevesle yeniden oltayı salladım denize. Yine bekledim. Yine attım; ama nafile. Elim boş döndüm eve. Bir gün, iki gün, üç gün derken hafta sonu geldi ve ben hala balık tutamadım. Pazar günü, sabah erkenden kalkıp sahile gideceğim, tüm günümü balık tutmaya ayıracağım, tutmadan eve gelmeyeceğim diye kendime söz verdim. Kahvaltımı yaptığım gibi koştum sahile. Kuşkonmaz Caminin önünden ilerledim. Gözüme ilk kestirdiğim yerde, salladım oltamı denize. Bekliyorum, çekiyorum, yok. Yeniden atıyorum, bekliyorum, çekiyorum yine yok.  Sıkılmaya başlamıştım; ama yine elim boş dönmek istemiyordum eve. Şöyle bir sağa sola baktım. Oltasını kapıp gelen herkes sahil boyu dizilmişti. Kovalarına gözüm ilişti.  Ben kadar şanssız değillerdi. Bir iki tane de olsa balık tutmuşlardı. Onların sakin bekleyişlerini görünce bende sabırla bekledim.

Gökyüzü maviden kızıla dönerken güneş, lacivert denizin içinde kaybolmaya hazırlanıyor gibiydi. Martılar suya hızla dalıp ağızlarındaki balıkla göğe yükseliyordu. Şu martı kadar olamadın Asım diye kendime kızdım. Vakit ilerledikçe yorgunluğum artmış, acıkmaya da başlamıştım.  Pes etmeye yakın olduğumu hissettiğim an son bir gayretle yeniden attım oltayı denize. İnat etmiştim bir tane de olsa tutacaktım. Bir sürü para vermiştim. Oltası, misinası, şamandırası, fırdöndüsü, makası, iğnesi derken maaşımın yarısını verip çıkmıştım iki çay içtiğim dükkana. O kadar da ucuz bir heves değilmiş bizimkisi.

“Kısmetsizsin Asım, kısmetsizsin! İstediğin kadar malzeme al, istediğin kadar para harca, olmayınca olmuyor! Bak akşam oluyor, bir tane bile balık gelmedi oltana.”

Kendime kızarken boş kovamın yanında gözlerini kısmış bana bakan kara bir kedi gördüm. Tiz bir sesle mırladı. Bakışlarını boş kovama çevirdi, yeniden mırladı.  Kova niye boş! Hani balık nerde der gibi…  Eğreti bir tebessüm ile yok oğlum, bugün kısmetsizim diye cevap verdim. Cevabımı beğenmemiş olacak,  yeniden mırladı. Sen benle dalga mı geçiyorsun! Hadi git,  nasibini başka yerde ara! Buradan ekmek çıkmaz sana diye cevabımı verip kovdum.

Kedi bir süre daha baktı yüzüme. Sonra yavaş adımlarla kuyruğunu sallayarak ilerledi. Ama her fırsatta geride bıraktığı bana dönüp baktı. Kızdırdım hayvanı diye düşündüm. Aç mıydı yoksa diye de vicdan yaptım. Oltamı sırtıma attığım ile arkasından gittim. Kedi nihayet kırmızı bir kovanın yanında durdu. Arka ayaklarının üstüne oturup beklemeye başladı. Biraz daha yaklaştım kediye ve eğilip kırmızı kovaya baktım. Ağzına kadar balık doluydu. Şaşırmıştım,  denizde bu kadar balık var mıydı diye! Vay anasına, kara kedi bile işini biliyor diye söylenirken kovaya büyük bir balık daha geldi. Yere sular döküldü. Bakışlarımı hemen kediye çevirdim. Yerinden bile kımıldamadı.  Oğlum hadi kalk, bana mırladığın gibi mırlasana! Bak burada istemeyeceğin kadar balık var. Hadi kalk! Sen de herkes gibi anca garibana laf edersin diye söylenerek oradan uzaklaşacaktım ki de balıkçıya gözüm ilişti. Kısa boylu, kır saçlı bir adamdı. Boyundan büyük balık tutuyorsun bey amca demek geldi içimden ama tabi ki diyemedim. İçimden geçen sözlerden utandım. Kedi uzanamadığı ciğere mundar der hesabı sen de herife laf söylüyorsun diye kendime kızarken adam birkaç adım geri gitti ve oltayı havaya kaldırıp hızla yeniden denize attı.  Bir süre öylece bekledi ve sonra arkasını dönüp kovanın içine elini soktu. Altlardan bir balık çıkarıp bizim kara kediye verdi.

Vallahi kedi benden akıllı! Kısmetin nereden geleceğini biliyor, sakince oturup bekliyor.  Buranın suyu daha mı tatlı, yoksa daha mı sıcak –gerçi balık sıcak mı, soğuk mu, tatlı mı, acı mı sever bilmiyorum- Laf ola beri gele işte bizimki de! Akıntı filan vardır belki ne bileyim diye kendi kendime konuşarak gidip eski yerinden kovamı ve sandalyemi alıp geldim.  Kır saçlı bey amcanın yanında durup oltamı denize attım.  Boşa kürek çekmek deyimi, karada benim için söylenen bir söz olmalı. Sabahtan beri boşa kürek çektiğim için üzerime tam oturan biçilmiş bir kaftan bu deyim diye kendimle konuşarak uzun süre bekledim. Hiçbir hareket olmayınca oltayı geri çektim. Yine attım, yine bekledim; ama kovaya bir balık bile atamadım. Canım sıkıldı ve göz ucuyla adama baktım.  Yakalanmıştım. Başımı salladım ve istemsizce gülümsedim.  

 “Abiciğim, aynı denize atıyoruz oltayı; ama maşallah hepsi senin oltaya geliyor.” Sözlerimi henüz bitirmemiştim ki adam kafasını çevirip gözlerini denize dikti. Bir süre öylece durdu ve oltayı hızla çekti. Yeni bir balık daha tutmuştu. Bu defa balığı kovanın dibine doğru attı ve üstten bir balık daha çekti, kediye verdi. Adamdaki şansa bak dedim. Adam bir tutuyor, bir kediye veriyor. Yüce rabbim de verdikçe veriyor adama, şuna bak kova ağzına kadar dolu diye kendimle konuşuyordum.  Adam, alaycı bir tonla seslendi:

“Evlat sen niye geldin buraya?”

Bu da ne demek oluyor, adam düpedüz dalga geçiyor benle.  Balıkla uğraşanların hepsi mi garip olur? Cevabını bildikleri soruları sormayı maharet mi sanıyorlar acaba! Ne demek yani niye geldin? Gezmeye, yok yüzmeye geldim diyeyim alsın cevabı diye düşünürken adamla göz göze geldik ve sesimi alçaltarak balık tutmaya diyebildim sadece. Adam gülümseyerek başını sağa sola salladı. Böyle olmaz der gibisinden.  Ne diyeceğimi şaşırdım.  Önce oltama baktım, sonra yerde duran malzemelerime. Eksik bir şey mi var diye sormaya hazırlanıyordum ki adam:

 “Yok, böyle balık tutulmaz” dedi ve yüzündeki alaycı gülümseme bir anda kayboldu. Neymiş bu balık tutma işi ya! Bir heves ile çıktık yola! Vallahi pişman ettiler.  Şimdi bu adam da saatlerce konuşur. Yok olta iğnesi yanlış, yok kurşunun ağırlığı yeterli değil, yok bu herkesin yapacağı kadar basit bir iş değil diye ders vermeye başlarsa yandım ki ne yandım diye düşünürken adam kovama baktı. Adım Hıdır elimden gelen budur, bildiklerin sana kalsın ihtiyar gibi bir şeyler söyleyip boş kovamı alıp gitmeyi düşündüğüm an adam, kısık bir sesle:

“ Senin kovan boş… Boş kovaya balık gelmez! Balık tutmadan önce kovayı suyla dolduracaksın evlat.  Sen kısmetinin yerini hazırlamadan kısmet sana gelmez. Bir de şunu unutma bir kova suda bile olsa balığa yaşama veda etmesi için fırsat vermelisin! ”

Şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilmez halde önce kendi kovama sonra yaşlı adamın kovasına baktım. Kediye balık verirken hayata veda etme fırsatı verdiği balığı düşündüm. Ne büyük incelik diye takdir ettiğim adam daha gür bir sesle:

“Hem sen ne diyorsun oltanı denize atarken?”

“Bir şey demiyorum. Yok, yok ya! Bre bismillah diyorum. Bre Bismillah da nerden çıktı? Vira Bismillah diyorum. Ama her seferinde değil aklıma geldikçe diyorum.”

“Oldu mu şimdi bu hiç? Niyeti olmayan oltaya balık gelir mi?” Gözlerimi bir anda denize çevirdim. Bir süre öylece boş boş baktım. Ne niyetle sallayacağım oltamı diye düşünmeye başladım. Niyet ettim Allah rızası için balık tutmaya gibi bir şeyler mi diyeceğim, yoksa başka bir şey mi? Oğlum Asım, senin bu balık işiyle ilgili bildiğin hiçbir halt yok! En iyisi sor öğren diye kendimle konuşurken adam benden önce davrandı:

“Hiçbir şey bilmiyorsan ya nasip diyeceksin. O zaman balık anlar koskoca denizde nasibini aramaya geldiğini. Önce sana, sonra kovana bakar. Yaşama veda etme fırsatı verip vermeyeceğine. O yüzden hiçbir şey bilmiyorsan ya nasip diyeceksin! Bir de kısmetin seni dener! Sabrına, kararlılığına bakar. Beklemekten yorulmayacaksın, sabretmekten vazgeçmeyeceksin.”


“Allah seni inandırsın abiciğim sabahtan beri, hatta bir haftadır sabırla bekliyorum. Ama bir tane bile tutamayınca yalan yok sabrım bitti. Şu kovaya bir tane bile balık atamadım. Daha geçen gün aldım şu gördüğün malzemelerin hepsini. Bir sürü para verdim. Biliyor musun abi, yemin ederim en iyisini aldım.”

“Balık kullandığın yeme, malzemeye değil niyetine bakar unutma evlat! Niyet önemli. Bir de şunu unutma şu koskoca denizden nasibini bekleyen sadece biz insanlar değiliz. Martılar, kediler, hatta balıklar bile ortaktır bu bekleyişe… Ve kimse eli boş dönmek istemez kendi cephesine. Çünkü yenilgi, kabul edilemez bir akıntıdır her gün yinelenen.”

Yaşlı adam sözlerini bitirdikten sonra yavaş yavaş toparlanmaya başladı.  Kovasından bir balık çıkardı, yüzünü denize döndü ve havaya attı. Martının biri hızla geldi ve gagasının arasına sıkıştırdığı balıkla birlikte gökyüzüne doğru kanat çırptı. Adam gülümseyerek yine kovaya doğru eğildi, bir balık daha çıkardı. Bu kez yanında bekleyen kediye verdi. Son kez elini kovaya daldırdı iki balık çıkardı ve benim boş kovama attı. Sonra kendi kovasını yavaşça kaldırıp balıkların üstünü suyla kapatırken:

“Bak kovan balık gördü. Nasip böyledir evlat! Bir de şunu unutma! Nasibini paylaşmayı bileceksin ki Allah bereket versin.” Sandalyesini toplayıp çantasına yerleştirirken Asım ‘a döndü:

“Son olarak şunu deyim evlat! Nasibim bugünlük bu kadar deyip kalkmayı bileceksin, bin şükür verdiklerine Ya rabbim diyeceksin!”

“...”

“Nasibinden fazlasını istemek açgözlülüktür. Haydi, sana rast gele!”

Bir elinde balık kovası, diğer elinde taburesi, omuzunda da oltası ile yavaş adımlarla yürüyen yaşlı adamın arkasından uzun uzun bakan Asım, balık tutmanın bile bir adabı varmış diye gülümsedi. İmrendiğin hayatlar, öyle uzaktan göründüğü gibi kolay değilmiş Asım Efendi! dedi. Oltayı aldı eline. Denizin koyu mavi derinliklerinden gelecek nasibine kavuşmak için  “Ya nasip!” diye salladı.

 

 

 

 

 






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CİHAN YILDIZ YUNUS'U ARAMAK KİTAP İNCELEMESİ

YARIM KALMASIN - KİTAP İNCELEMESİ -HATİCE GÜNDAY ŞAHMAN

SELMA FINDIKLI – ANKARA İSTASYONU KİTAP YORUMU