ÇÖREKÇİ FATMA HİKAYESİ

 





Hoş geldin sefalar getirdin; ama önce ben sana soru sorayım.  Beni tanıdığını söyledin; ama çıkaramadım seni! Nerde gördün beni de hele bakayım? Demek öyle! Hatay’a gönderdiğim çörekler vesilesi ile buldun beni. Deprem de var mıydı yakının veya kaybın? Sen de benim gibi destek olmak istedin yani. Dükkanı koyup gidemediğim için çöreklerimi gönderdim.  Zor günlerdi evladım, zor… Canımız çok yandı, çok ocaklar söndü. Allah bir daha öyle acılar yaşatmasın…

***

Sana bir şey diyeyim mi bu çörekler var ya Fatma ablanın hayatı…  Şu gördüğün nimet sayesinde neler yaşadım,  kimlerle tanıştım bir bilsen. Bak bu çörekler seni bana getirdi. Ayaklarına sağlık, gel şöyle otur. Sana bir çay getireyim,  yanında da çörek ikram edeyim. Önce karnını doyur, sonra ne istersen sor, bende cevaplayayım. Ama gazeteye basınca haber et de alayım. Hatıra diye saklayım…

Korkuyordum tabii. Hatta başıma gelecekleri de biliyordum aslında. Bağıracaklar, küsecekler belki beni ahlaksızlıkla itham edecekler ve bir daha ne yüzüme bakacaklar ne kapımı çalacaklardı. Kadın başına iş yapmak, dükkan açmak kolay değildi bundan yıllar önce. Gerçi yine kolay değil; ama eskiden daha zordu.

Kolay olmayacaktı yaşamım ama başka çarem de yoktu. Tabi sizler yok u sadece sözlükte bir kelime veya istediğiniz bir şeyin geri çevrilmesi için kullanılan bir sözcük olarak bilirsiniz.  Yokluğun yoksulluğun ve çaresizliğin ne olduğunu insanlara neler yaptıracağını bilemezsiniz. Aslında bundan tam otuz yıl önce başladı hikayem; ama sizler yeni fark ettiniz beni. Tabi canım, bu çöreğin isim hakkını Ankara’dan alınca sen gibi gazeteciler uğramaya başladı. Hatta geçen sene televizyona bile çıktım.  İşte o yüzden diyorum,  ilk günler hamuru yoğurduğum, şu küreği elime aldığım, fırın ateşinden çayır çayır yandığım gün kimse bilmezdi beni; ama çörek tescillenince tanınmaya başladım.

İlk günler mi? Gelen oldu tabii; ama elinin hamuru ile erkek işine karışma dediler, kadın başına hem de iki çocukla bu işi yapamazsın dediler, gece gündüz çalışmak gerekir, zordur bu iş, başka iş mi yok dediler. Akıl verdiler, nasihat ettiler,  yetmedi bağırıp çağırdılar. Hatta kendini bilmez üç beş kişi dükkanı başına yıkarız diye tehdit bile etti. Anlayacağın eşiği aşındıranlar destek değil köstek olmaya gelenlerdi.   Aslında haklı olduklarını biliyordum…  Kadın işi değildi bu; ama dedim ya çaresizlik işte ne diyeceksin. Allah seni inandırsın hala ellerimin şiştiği, ayaklarımın beni taşımadığı gün onlara hak veriyorum. Ama sadece hak veriyor, sonra usulca şu taş fırının başına geçip küreği elime alıyorum.

Dinleyeni olunca konuşmayı pek sever ya insan benimki de öyle oldu galiba. Neyse evladım ben bu işe tam otuz yıl önce, bizim köyde kız beşikte, çeyiz sandıkta dendiği günlerde başladım. Yani kimse beni okutmayı veya bir usta yanına gönderip iş öğretmeyi düşünmedi.  Aslında hem akıllı hem de elinden her iş gelen, becerikli bir kızdım; ama işte gözü açılmadan evlendirelim dediler. Baba evi gibi koca evi de kalabalıktı.  Kalabalığı yadırgamadım; ama evin tüm işlerini bir başıma yapmak zor gelmişti. Aslında tek zor gelen o değildi. Evdeki yağı, tuzu, unu evdeki dokuz boğaza yetiştiremiyordum. Çok azar işittim o zamanlar. Ne beceriksizliğim kaldı ne müsrifliğim… Neyse geçti gitti bunlarla kafanı ağrıtmayayım. Geleyim bu işe nasıl başladığıma. Büyük kızım üç dört yaşlarında, onu alıp anama gezmeye gittim. Anam bizim bu seferberlik çöreğinden yapmış. Bizim kız bu çörekten bir yedi ki sorma! Kıza yemek yedirmek ölümdü. Öyle her şeyi yemez, yemediği için de hastalıktan kıçı doğrulmazdı. Bu zamana kadar yapmaz olur muyum çörek, yaptım tabi; ama ağzına sürmedi.  Evden çıkacağımız zaman anam, elime içinde tarhana ve susam olan bir poşet tutuşturdu.  Evde var desem de dinlemedi.  Neymiş poşetin dibinde maya varmış.  İşin sırrı mayada dedi. Yüzyıllık kök mayadan üretildi filan dedi. Ertesi gün bu çörekten yaptım. Aman bir lezzetli oldu ki sormayın.  Gençlik işte, sevinçten mi, takdir görme isteğinden mi bilmem anama iki çörek götürdüm soğumadan. Akşamki sofrada da kapış kapış yendi. Başka yok mu, aman yarın biraz daha yap, hatta biraz değil çok yap filan dediler. Zaman geçtikçe günlük değil haftalık yapmaya başladım.  Yok, yok bayatlamaz bu çörek. Aaa dur sen bu çöreğin özelliğini de bilmiyorsundur. Bu çörek hem Çanakkale hem Kurtuluş Savaşında cephedeki askerlere gönderilirmiş. Öyle hemen bayatlamadığı için uzun süre yerlermiş. Zaten Seferberlik Çöreği adı da cephede yendiği için gelmiş. Bir de bu hem insanı tok tutar hem de vitamin deposu bu, vitamin.  Allah seni inandırsın benim kız bile bu çöreği yemeye başlayınca hastalıktan kurtuldu. 

Bizim evden artık eksik olmaz oldu bu çörek, öyle ki gelene gidene de ikram etmeye başladık. Günün birinde komşumuz İstanbul’ a giderken benden çörek istedi kardeşine götürmek için. Bu çörek İstanbul’ a bir gitti, işte benim Seferberlik Çöreği maceram başladı. Komşunun kardeşi bir sevmiş ki sormayın. Konu komşu başladı mı, bize de yap, parası neyse verelim diye…  Siparişler almaya ve elime üç beş kuruş para geçmeye başladı.  İlk başlarda biraz zorlandım.  Ev kalabalık tabi aşı, suyu, temizliği derken nasıl sipariş alacaksın. Yaptıkların evdekilere anca yetiyor. Neyse ikinci çocuk doğduktan kısa bir sonra başka eve geçtik.   Evde bir perde, bir yatak, iki yastık üç beş de kap kacak vardı. Zor günlerdi. Bir gün tok yatsak, bir gün aç yatardık.  İşte o günlerde yeniden başladım çörek  yapmaya.  Sadece sipariş almıyor, haftada bir gün de kızlarımı yanıma alıp köyümüze kurulan pazara  çıkıyordum.  Kocam mı ses etmedi; ama şöyle de bir şey var: Elime para geçmeye başlayınca herife de sözüm geçer olmuştu.  Köyün pazarı ile kalmadım her Cuma ilçedeki pazara da çıkmaya başladım.  Evet, haftada iki gün pazara çıkıyor, diğer günler konu komşuya çörek satıyordum. Kısa sürede ilçede tanındım. Hatta adım Çörekçi Fatma oldu.   Kocam mı?  Yine ses etmedi; ama  evi idare edecek kadar kazanmaya başlayınca benle ilçedeki pazara çıkmaya başladı.  Evet, aile boyu pazarda çörek sattık. Aradan beş ya da altı yıl geçti, kızlarım büyüdü, sorumluluklarım azaldı ya işte o zaman gözüm daha da açıldı. Böyle zor oluyor ilçeye fırın açalım dedim. İşte kıyamet o zaman koptu. Neler demediler neler! Çoluk çocuğu perişan edermişim, elime geçen parayı da kaybedermişim, kadın kısmından fırıncı mı olurmuş. Elinin hamuru ile erkek işine bulaşmamalıymışım, olmaz, yapamazsın daha neler neler dediler. Kimi bağırdı, kimi küstü; ama dinlemedim onları. Gizliden gizliye fırın aradım ve işte bu fırını buldum. Elimdeki parada öyle çok bir şey değil. Buranın ancak bir aylık kirasına yeterdi. Kocam yine ses etmedi. Bende en azından bir ayda olsa denerim dedim çıktım yola.  İlk günler canım çok sıkıldı; yaptığım çörekler tezgahta kaldı. Olmayacak bu iş filan dedim; ama sonradan aklıma geldi, mahalle arasında bu küçücük dükkanı kim bilecek Fatma! Senin müşteri pazarda, oraya git dedim kendi kendime. Tezgahtaki çörekleri kaptığım gibi gittim. Allah seni inandırsın, yarım saat içinde bitmez mi benim çörekler. Gelen giden herkese dükkanımı tarif ettim. İşte o günden sonra Allah dükkanıma bereket verdi. Geceden yoğurduğum hamur bitene kadar çörek yapıyor, satıyordum. Hamur bitince o koca leğeni de alıp otobüsle köye dönüyordum. Akşam o boş leğeni götürmek kolay da sabahları bir zor oluyordu ki! Bu belimdeki ağrı ilk o zamanlar başladı.  Yok, hep köyden getirmedim hamuru. Gece çocukları uyutunca bizim herifle motosiklete atlayıp geldik dükkana. Hamuru yoğurup gittim. Tabi böyle daha kolay oldu. Şimdi mi? Bu Çörekçi Fatma ablan, başının çaresine bakmayı yine bildi. Önce ehliyetini aldı, sonra da eski bir araba… İşine kendi gelip gidiyor artık. Otobüsü kaçırdın, yetiştin, yetişemedin diye bir derdim kalmadı.  Gecenin bir vakti tek başıma korkmaz olur muyum, ilk günler korktum tabi.  Gerçi bizim burası küçük yer, öyle iti uğursuzu yoktur; ama yine de korkmadım dersem yalan olur. Hadi korkuyu kısa sürede yenmesine yendik de milletin ağzı durmadı.  Gecenin bir vakti kadın başına ne işin var sokaklar da, altına arabayı aldı fıldır fıldır geziyor, iyice ahlaksız oldu bu kadın diyenler çok oldu.  Kocam mı, ilk başlarda tepki verdi. hem bana hem laf söyleyenlere; ama sonrası yine ses etmedi. Anlayacağın karışmadı bana. Ben mi ne yaptım; tabi ki sadece işime baktım. Öyle kimse ile dalaşmadım, rızkı veren Allah’tır dedim işime baktım.  Kaç yıl oldu bak herkes tanır beni burada. Ne arsızlığım ne hırsızlığım oldu. Dükkanı açtıktan sonra da çok şükür, Allah’tan başka da kimseye muhtaç olmadım.  Dur sana bir çay daha getireyim.

Son olarak mı ne diyeyim? Şu gördüğün Seferberlik Çöreği, Fatma ablanın hayatı oldu. Onunla ağladım, onunla güldüm hatta onunla büyüdüm, yaşlandım. Hayatını anlat dersen çöreği anlatırım, günün nasıl geçti dersen çöreği anlatırım. Ben çok çalıştım kızım.  Hiç pes etmedim. Hep çalıştım. Evimi geçindirmekle kalmadım. İki kızımı da bu çöreklerle okuttum hatta evlendirdim. Ha bak demeyi unutuyordum! Damadım da kızım da öğretmen; ama devlete giremediler. Geldi benle çalışıyorlar. İki eve bakıyor bu fırın. Biliyor musun yakında torun da geliyor. Çocuklar torunu bahane ederek beni emekli etmeyi düşünüyorlar; ama o zor. Bırakmam ben bu işi… Kızlarımı çörek yaparak büyüttüm, torunu da büyütürüm evvel Allah!  Bu çörek benim hayatım olmuş, insan hayatından vazgeçer mi?


 

Güler YAŞAR ÖZAFACAN

Nisan 2024

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CİHAN YILDIZ YUNUS'U ARAMAK KİTAP İNCELEMESİ

YARIM KALMASIN - KİTAP İNCELEMESİ -HATİCE GÜNDAY ŞAHMAN

SELMA FINDIKLI – ANKARA İSTASYONU KİTAP YORUMU